Zuhal Karakoç yaptığı açıklamada şunları kaydetti;
“AB Genişleme Stratejisi Tavsiye Kararı Üzerine Değerlendirme Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu (AFET) tarafından hazırlanarak 11 Mart 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen Avrupa Birliği (AB) Genişleme Stratejisi başlıklı tavsiye kararı, ilk bakışta genişlemeyi Avrupa güvenliği için kritik bir yatırım ve yeni jeopolitik gerçekliğe verilmiş stratejik bir cevap olarak tanımlamaktadır.
Kararın 385 lehte oya karşılık 147 aleyhte ve 98 çekimser oyla kabul edilmiş olması, AB kurumları içinde bu yaklaşımın geniş destek bulduğunu göstermektedir. Kararın satır araları ve ülkelere yaklaşım biçimi birlikte okunduğunda, AB’nin genişleme politikasının evrensel ilkelerden çok siyasi öncelikler ve konjonktürel çıkarlar doğrultusunda şekillendiği anlaşılmaktadır.
Metindeki ilk büyük çelişki, genişlemenin jeostratejik boyutunda ortaya çıkmaktadır. Karar, genişlememenin maliyetinin genişlemenin maliyetinden daha yüksek olduğunu vurgulamaktadır.
Bu kapsamda ise Rusya ve Çin gibi aktörlerin etkisini kırmak için genişlemeyi başlıca araçlardan biri olarak sunmaktadır. Ancak aynı bölümde “Batı Balkanlar, Ukrayna ve Moldova’nın geleceğinin AB’de olduğu” açıkça ifade edilirken, Türkiye bu siyasi aidiyet çerçevesinin ve gelecek planlarının dışında bırakılmaktadır.
Ancak raporun ilerleyen kısımlarında görülmektedir ki Türkiye; jeopolitik konumu gereği AB için değer kazanmakta, Karadeniz Bölgesi’nin AB için önemli olduğundan hareketle AB ile Türkiye arasındaki bağlantısallık; enerji, ulaştırma ve dijital altyapı güvenliği bakımından stratejik bir unsur olarak yeniden devreye sokulmaktadır.
AB, yıllardır olduğu gibi büyük bir iki yüzlülük ve çıkarcılıkla Türkiye’yi üyelik perspektifi bakımından dışarıda fakat Avrupa güvenliğinin, Avrupa tarafından ihtiyaç duyulan kaynaklar ile altyapının yükünü paylaşma bakımından içeride görmektedir. İkinci temel sorun; “liyakate dayalı süreç” söylemi ile fiili siyasi tutum arasındaki uyumsuzluktur.
Karar boyunca katılım sürecinin sıkı biçimde liyakat esaslı yürütülmesi gerektiği tekrarlanmaktadır. Aynı zamanda aday ülkelerin tek tek ve kendi performansları üzerinden değerlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Fakat metnin ülkelere ayırdığı siyasi ilgi dağılımı bunun tersini göstermektedir. Ukrayna, Moldova, Karadağ ve Arnavutluk için takdirler, destekler, açıkça sunulan teşvikler, müzakerelerin hızlandırılmasına dair beklentiler ve somut takvim vurgusu yapılırken Türkiye, “uyum düzeyi düşük” olarak nitelendirilmek suretiyle diğer aday ülkeler arasında arka plana itilmektedir. Dahası, genişleme politikasına halihazırda dahil dahi olmayan İzlanda, Grönland ve Ermenistan gibi ülkelere yeni siyasal yakınlaşma kanalları açılması tavsiye edilirken, uzun yıllardır adaylık statüsüne sahip Türkiye, bu kapsamda zikredilmemektedir.
Bu tablo, AB’nin “liyakat” kavramını eşit uygulanan hukuki bir ölçüt olmaktan çıkarıp çıkar odaklı bir siyasi enstrümana dönüştürdüğünü göstermektedir. Üçüncü çelişki, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’na uyum meselesinde görülmektedir.
Kararda ODGP’ye uyum, aday ülkelerin jeostratejik yöneliminin göstergesi ve katılımın temel ön koşullarından biri olarak sunulmakta; Türkiye, Sırbistan ve Gürcistan ile birlikte bu alanda sorunlu ülkeler arasında gösterilmektedir. Hatta düşük ODGP uyumu ile demokratik gerileme arasında doğrudan bir paralellik kurulmaktadır. Türkiye’nin çok boyutlu güvenlik, enerji ve bölgesel denge politikaları, AB tarafından doğrudan “sapma” olarak kodlanmaktadır. AB, aday ülkelerden reform ve demokratikleşme adı altında tartışma kabul etmeyen bir jeopolitik sadakat istemektedir. Hukuki ve denetimden çıkarıp siyasi itaat testine dönüştürülen bu süreçte AB’nin mevcut üye ülkelerinde yaşanan anti-demokratik fiil ve faaliyetlere karşı gözünü ve kulağını kapatması da başka bir iki yüzlülük örneği olarak karşımızda durmaktadır.
Dördüncü konu, karar metni kendi içinde dahi bir itiraf barındırmaktadır. Metinde, AB üyesi ülkelerle aday ülkeler arasındaki ikili meselelerin adaylık sürecini engellememesi gerektiği, Kopenhag Kriterleriyle doğrudan bağlantısı olmayan ihtilafların süreci tıkamamasının Konsey tarafından gözetilmesi gerektiği açıkça belirtilmektedir.
Bu ifade, AB’nin bugüne kadarki uygulamasında tam da bu durumun yaşandığını zımnen kabul etmektedir. Yani AB bir yandan “ikili sorunlar süreci engellememeli” demekte, öte yandan genişleme sürecini uzun yıllardır üye devletlerin siyasi vetolarına ve blokajlarına açık tutmaktadır. Dahası, bu tıkanmayı aşmak için oybirliği yerine nitelikli çoğunluk sistemine geçilmesini tartışması da mevcut sistemin siyasallaştığını teyit etmektedir. Bu durum açıkça göstermektedir ki sorun aday ülkelerdeki bahse konu eksiklikler değil, bizzat AB’nin kendi karar alma mekanizmasındadır. Beşinci husus, kararın aday ülkelerde AB üyeliğinin faydalarını anlatacak stratejik iletişim kampanyalarının güçlendirilmesini, sivil toplum ve medya ile daha yoğun çalışılmasını, hatta ABD’nin bağımsız medya ve sivil topluma desteğini çektiği alanlarda AB’nin rolünü artırmasını istemektedir.
Bu yaklaşım, AB’nin genişlemeyi yalnızca teknik bir müzakere süreci olarak değil, aynı zamanda toplumsal algı yönetimi ve siyasal nüfuz inşası süreci olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda AB, bir taraftan aday ülkelerde demokratik standart, şeffaflık ve tarafsız kurumların varlığını ararken; diğer taraftan kendi yapısını diğer milletlere anlatmak, dayatmak, kültür içinde yaymak için müdahil olmayı savunmaktadır. Nihayet bu karar Türkiye açısından bazı net mesajlar vermektedir.
AB Türkiye’yi tam üyelik perspektifine sahip eşit bir aday ülke olarak görmemektedir. AB’nin gözünde Türkiye, aileye alınması mümkün olmayan ama gerektiğinde tüm imkanları kullanılması gereken bir komşu olarak konumlanmaktadır.
Aynı zamanda genişleme politikası ilkesel ve hukuki bir süreç değil; jeopolitik önceliklere göre şekillenen, çıkarlara göre esneyen siyasi bir araçtır. Son olarak AB, kendi içindeki sorunlarını çözmeden ve bunları dile getirmeden aday ülkelere sürekli yeni şartlar yüklemekte; böylece kusuru tek taraflı biçimde aday ülkelerde aramaktadır.
Türkiye’ye demokrasi, hukuk ve dış politika uyumu üzerinden sürekli ders veren AB’nin uzun süredir devam eden ikircikli ve ikiyüzlü tavrının güncel bir tezahürünü bu kararda net bir şekilde görmek mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti; aynada kendine bakmadan, aklını başına devşirmeden, kendini terazide tartmadan sorumsuzca parmak sallayanların gösterdiği istikamette değil kendi iradesinin çizdiği yolda yürümeye devam edecektir.”





