Türkiye’de son dönemde yükselen milliyetçilik eğilimleri, yüzeysel bir politik dalgalanmanın ötesinde, bu coğrafyanın tarihsel hafızasıyla ve güncel kırılmalarıyla doğrudan bağlantılı bir olgudur. Göç, terör, güvenlik algısındaki aşınma ve devletin kullandığı dildeki belirsizlikler; toplumun reflekslerini sertleştiren, milliyetçilik duygusunu daha görünür kılan başlıca faktörlerdir.
Ancak bu yükselişin nasıl bir istikamete evrileceği, Türkiye açısından hayati önemdedir. Çünkü milliyetçilik, bu topraklarda ya birleştirici bir çimento işlevi görür ya da yanlış bir zemine oturtulduğunda ayrıştırıcı ve yıkıcı bir araca dönüşür.
Anadolu ve çevresi, bin yılı aşkın süredir Türk nüfusun ağırlıkta olduğu; fakat yalnızca Türklerden ibaret olmayan bir hayat alanıdır. Bu coğrafyada Kürtler, Araplar, Çerkesler, Boşnaklar, Lazlar ve daha birçok etnik kimlik; büyük ölçüde Müslüman olmakla birlikte farklı mezhep ve yorumlara sahip topluluklarla birlikte yaşamıştır. Bununla da sınırlı kalmamış; gayrimüslim unsurlar da yüzyıllar boyunca bu ortak hayatın bir parçası olmuştur.
Bu tarihsel gerçeklik bize şunu açıkça göstermektedir:
Türkiye’nin gücü, tek tipleştirmeden değil; farklılıkları ortak bir üst kimlik içinde tutabilme becerisinden gelmiştir. Bu farklılıklar, bugüne kadar bir “çatışma nedeni” olmaktan çok, ortak bir hayatın zenginliği ve devamlılığı için birleştirici unsur olmuştur.
Dolayısıyla Türkiye’de milliyetçilik, tarihsel olarak etnik saflık ya da biyolojik üstünlük iddiası üzerine değil; vatan, kader, inanç ve birlikte yaşama iradesi üzerine inşa edilmiştir.
Buna karşın son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu tarihsel dengeyi zorlayan bir atmosfer üretmiştir. Suriye iç savaşıyla birlikte ortaya çıkan yoğun ve kalıcı göç dalgası, plansız yönetildiği ölçüde toplumda yerleşiklik duygusunu zedelemiş; ekonomik ve sosyal baskıları artırmıştır.
Öte yandan, yaklaşık kırk yıldır Türkiye’nin enerjisini tüketen PKK terörü, on binlerce insanın hayatına mal olmuş derin bir travma alanı oluşturmuştur. Böyle bir hafıza varken, terör örgütü liderine yönelik dolaylı meşrulaştırma algısı doğuran yaklaşımlar, toplumda haklı ve güçlü tepkiler üretmiştir. Bu tepkiler, milliyetçilik reflekslerini daha sert ve daha savunmacı bir çizgiye taşımıştır.
Sorun, bu sertleşmenin hangi kavramsal zemine oturduğudur.
Türkiye’nin bekası açısından hayati ayrım tam da burada ortaya çıkmaktadır.
Müsbet milliyetçilik; etnik kökeni değil, ortak vatanı esas alır.
Irkçılığı reddeder, ötekileştirmeyi dışlar.
İnanç, bayrak, devlet ve kader birliği etrafında toplumu bir arada tutar.
Buna karşılık, etnik temelli ve dışlayıcı bir milliyetçilik anlayışı; savunduğunu iddia ettiği devletin üniter yapısını korumaz, aksine onu zayıflatır. Milliyetçiliği tek bir etnik kimliğe indirgemek, diğer tüm kimlikleri potansiyel tehdit olarak konumlandırır. Bu yaklaşım, milliyetçilik değil; açıkça ırkçılıktır.
Ve bu coğrafyada ırkçılık, hiçbir zaman huzur ve istikrar üretmemiştir.
Daha da önemlisi, etnik milliyetçilik üzerinden kurulan her sert ve kontrolsüz siyasi dil; dışarıdan bakan emperyal güçler için hazır bir zemin oluşturur. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.
Irak’ta yaşananlar ortadadır.
Suriye’de yaşananlar ortadadır.
Dünyanın farklı bölgelerinde etnik çatışmalar üzerinden parçalanan ülkelerin düştüğü durum ortadadır.
Bu örneklerin tamamı, aynı sonucu göstermektedir:
Etnik fay hatları üzerinden yürüyen siyaset, iç huzuru yok eder; iç huzuru bozulan ülkeler ise dış müdahalelere açık hâle gelir.
Türkiye’yi etnik temelde ayrıştıran her söylem, bilerek ya da bilmeyerek bu tür dış senaryoların payandası hâline gelir. Ülkeyi korumaz; ülkeyi zayıflatır.
Bu nedenle bugün Türkiye’de en az güvenlik kadar önemli olan mesele, kullanılan dilin sorumluluğudur. Milliyetçilik adına kurulan her cümle; ülkenin birliği, beraberliği ve bölünmez bütünlüğü açısından ölçülmek zorundadır.
Bayrak, vatan, inanç ve ortak değerler ekseninde kurulmuş bir milliyetçilik anlayışı; Türkiye’yi ayakta tutar. Bunun dışındaki her etnik, ayrıştırıcı ve dışlayıcı yaklaşım ise uzun vadede kimseye fayda sağlamaz.
Türkiye, etnik çatışmaların ve bölünmüşlüklerin doğurduğu sonuçları kaldırabilecek bir ülke değildir. Zaten bu coğrafya, böyle bir bedeli bir kez daha ödeyemeyecek kadar ağır tecrübelerle doludur.
Sonuç olarak; Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, sertleşmiş bir kimlik savaşı değil; tarihsel hafızasına yaslanan, birleştirici ve sorumlu bir milliyetçilik anlayışıdır. Aksi yönde atılacak her adım, bu ülkenin geleceğini geri dönüşü olmayan risklere açık hâle getirir.
Buna izin vermemek, yalnızca bir siyasi tercih değil; tarihsel ve ahlaki bir sorumluluktur.





