Bu yazı bir masa başında yazılmadı…

Bu satırlar, Portekiz ve İspanya sokaklarında yürürken, meydanlardan geçerken, dar sokaklarda durup bakarken zihinde biriken soruların sonucudur…

Bir seyahatin ardından, bir muhasebenin içinden süzülerek ortaya çıktı…

“İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.”

Bu söz, yol boyunca insanın zihninden çıkmıyor…

Çünkü burada görülen şey sadece tarih değil; terk edilmiş bir süreklilik meselesi…

Lizbon’da, Sevilla’da, Kurtuba’da dolaşırken insan şunu fark ediyor…

Taş yerli yerinde…

Meydanlar hâlâ ayakta…

Şehir aklı hâlâ çalışıyor…

Ama bu şehirlerin bir zamanlar taşıdığı ruh yok…

Endülüs, yüzyıllar boyunca sadece bir coğrafya değildi…

İlimdi…

Şehircilikti…

Birlikte yaşama ahlakıydı…

Bugün Batı’nın sahiplendiği pek çok bilimsel ve mimari birikimin temeli, bu topraklarda atıldı…

Peki sonra ne oldu…

Bu soru, seyahat boyunca insanın yakasını bırakmıyor…

Endülüs bir günde kaybedilmedi…

Çöküş bir anda gelmedi…

Kaybediş sessizdi…

Yavaş oldu…

Ve en tehlikelisi, fark edilmeden gerçekleşti…

İlim vardı…

Ama ilmi taşıyacak birlik zayıfladı…

Güç vardı…

Ama gücü yönetecek istikamet bulanıklaştı…

Zenginlik vardı…

Ama zenginliği koruyacak mücadele iradesi gevşedi…

Ve sonra…

Paralel sonrası…

Herkes kendi doğrusuna çekildi…

Herkes kendi alanını korumaya başladı…

Ama ortak hedef, ortak gelecek ve ortak sorumluluk fikri kayboldu…

Bu noktadan sonra tarih devreye girdi…

Boş bırakılan dolduruldu…

Sahip çıkılmayan sahiplenildi…

Kahramanmaraş Büyükşehir’den Sanatseverlere Unutulmaz gece!
Kahramanmaraş Büyükşehir’den Sanatseverlere Unutulmaz gece!
İçeriği Görüntüle

Emek verilmeyen elden çıktı…

Granada düşerken yapılan anlaşmalar, seyahat sırasında hatırlanan sadece bir tarih notu değil…

Onlar, bir çözülüşün belgesidir…

Kâğıt üzerinde özgürlük vaat edilirken, sahada bir medeniyetin hafızası silinmiştir…

Camiler yakılmış, ilim merkezleri yok edilmiş, şehirlerin ruhu kazınmıştır…

Dağları aşarken ağlayan son hükümdar, bu yolculukta insanın zihninde bir sembole dönüşüyor…

O ağlayış, bir kişinin aczi değil…

Yarını bugünden kuramayan bir neslin gecikmiş pişmanlığıdır…

Ve annesinin tarihe geçen o sözü, hâlâ geçerlidir…

“Erkekler gibi mücadele etmeyi bilmeyenler, kadınlar gibi ağlar”…

Bu satırlar yazılırken mesele sadece Endülüs değildir…

Bu satırlar bugüne bakılarak yazılmıştır…

Bugün ister bir şehir yönetin, ister bir devlet, ister bir kurum…

Her gün dünden ileri değilse, durmuyoruz; geri gidiyoruz…

Çünkü bu dünyada boşluk kalmaz…

Gezip görülen bu şehirler bunu açıkça söylüyor…

Endülüs’ten geriye kalan şey; alınmış bir mimari, devşirilmiş bir şehir aklıdır…

Taş durur…

Plan durur…

Ama ruh yoktur…

Çünkü medeniyet yalnızca bina değildir…

Medeniyet süreklilik ister…

Bu seyahat şunu hatırlatıyor…

Geçmişle övünmek yetmez…

Geçmişten sorumluluk çıkarmayan toplumlar, geçmişin gölgesinde kalır…

Her nesil kendi Endülüs’üyle imtihan olur…

Ya onu her gün biraz daha ileri taşır…

Ya da başkalarının sahiplendiği mirası uzaktan seyretmekle yetinir…

Son söz, bu yolculuğun sonunda kendiliğinden geliyor…

İki günü birbirine eşit olanlar sadece birey olarak değil, toplum olarak da kaybeder…

Ve kaybedilen her Endülüs, zamanında ertelenmiş bir kararın, geciktirilmiş bir sorumluluğun sonucudur…

Portekiz–İspanya seyahat notlarımdan…